Monday, January 04, 2010

HA ŞAİR, HA ÇOCUK



SAİD SAVAŞ


HA ŞAİR, HA ÇOCUK


Ha şair, ha çocuk,

Her şeyi derin yaşarlar,

Çabuk unuturlar da

İkisinin de kalbinde

Şiir kalır ama.


Çok üzülmeyin ağlamalarına

Nasılsa şiir kalır hüzünden yarına

Ha içtendir ağlamaları,

O başka…


Hele bir şair…

Birden bire unutabilir.

Çok, ama çok acıttınızsa,

Derin yaşar, çabuk unutur.

Budur yasa.


Çok kurşun yer şaşırırsınız,

Çok sonra, ama birden ölür,

İncinse de bekler sabırla.

E ne yapsın bir gün unutur.


Acıtmaz mı unutmak şairi?

Elbette.

Yoksa nasıl çağırsın onca şiiri.

Hangi yüzle?


Üzdünüzse bir şairi

Size gururun tadı kalır.

Şaire ise güzel şiirler.

Sizi kimse bilmez,

Ama onun adı kalır.

-----------------


Labels: , , ,

Sevdiğim bir şey kırılırsa, ben de kırılıyorum: Ama bir kalp, ama bir fincan! Fark yapmıyor!


2008 yılında Çin’e beki 6. belki de 7. kez gittiğimizde, bir fabrikayı geziyorduk. Bu gezinti sırasında, yanda yer alan fotoğraftaki kupalar dikkatimi çekti. Bunlar fabrikada çalışmakta olan işçilerindi; sanıyorum bunların içine erişte- makarna koyup sıcak su ekliyorlar ve “noodle” dedikleri, Çin’in sayesinde değil, Amerikan filmlerinin sayesinde, artık herkesin az-çok bildiği “çabuk makarnayı” yapıyorlardı. Onca renkli kupayı bir arada görünce, hemen bir fotoğrafı çektim. Güzellerdi, güzel bir şekilde dizilmişlerdi ve benim de dikkatimi çekmişlerdi.

Bu fotoğraf, hem bilgisayarımda, hem de zihnimin bir yanındaydı. Sonraları şunun farkına vardım: benim için sadece güzel kupalar olan bu şeylerin, her birisinin bir sahibi vardı. Her bir kupa, bir sürü başka kupa arasından seçilerek satın alınmıştı, satın alınırken sadece işlevleri düşünülmemişti, aynı zamanda renkleri ve görüntüleri de göz önüne alınmıştı. Yani her kupanın sahibinin, o kupayla duygusal bir bağı vardı. Bu “mantık küpü” olduğunu düşünen kişilere anlamlı gelmeyebilir, ama bana çok anlamlı geliyor. Sebebi ise şu:

Üniversiteyi kazandığım yıl, ailemi ikna ederek arkadaşlarımla kalmaya karar verdim. Evimiz Kadıköy'deydi, ama ben İstanbul Üniversitesine yakın bir yerde, arkadaşlarımla paylaştığım bir apartman dairesinde yaşamaya başlamıştım. Bir gün zücaciye dükkânına gidip, evde arkadaşlarımla kullanmak üzere su bardakları seçip-satın aldım. Bir tane de kendim için seçtim. Bundan önce benim kullandığım bu türden eşyaları, doğal olarak evin hanımı, yani merhum annem satın alıyordu. Onun seçtiği şeyler de çok güzeldi. Ama bu su bardağı, benim kendime aldığım ilk ev-mutfak eşyasıydı ve belki de bu sebeple, o bardakla su içmeyi çok seviyordum. Derken bir gün, yine su içmek üzere mutfaktaki yerinde bardağımı aradım, bulamadım ve arkadaşlarıma bardağımın nerede olduğunu sordum. Onlar da bana, onu kazara kırdıklarını ve parçalarını çöpe attıklarını söylediler. O anda gözlerimin dolduğunu hissettim ve ağlamamak için kendimi zor tuttum! İlk kez özenle seçerek aldığım ve çok sevdiğim bardağım kırılmıştı! Sonradan bu üzüntüme, çok şaşırdığımı hatırlıyorum!

İnsanın hayatla ilgili en çok yaptığı; yapmak durumunda kaldığı; yapmak zorunda olduğu; ister-istemez yaptığı veya yapmaktan keyif aldığı şey, çevresindeki varlıklarla duygusal bağ kurmaktır. İnsan, duygusal bağ kuramadığı şeylerle yaşamakta zorlanır; bir şeyle duygusal bağ kurmak, o şeyi onun için farklı kılar veya zaten ona farklı geldiği için onunla duygusal bağ kurar. Bu çoğunlukla onun kontrolü dışında olur, ama bunun kontrolü dışında olması da, her zaman rahatsızlık veren bir şey değildir.

Şu ya da bu şekilde duygusal bağ kurduğumuz şeyler, artık bizim için herhangi bir bardak, kupa, koltuk veya insan değildir. O bizim için önemlidir. Onun kırılması, bozulması, eskimesi veya incinmesi bizi de incitir. Sadece bugün yaşadıkları değil, geçmişi ve geleceği de, bu iki zaman dilimi içinde yaşamış oldukları veya yaşayacak oldukları da bizim için önemlidir.

Çoğu insanın sevmekten, eşyayla veya kişilerle duygusal bağ kurmaktan kaçınması da bundandır. Çünkü bir şekilde incitmeyen veya üzücü bir yanı olmayan bir sevgi yoktur. Sevginin kendisi sizi incitmeyebilir veya üzmeyebilir, ama çağrışımları, hatırlattıkları veya sizi yüzleştirdiği şeyler sizi az-çok incitebilir veya üzebilir.

Bir şeyle veya insanla kurmuş olduğunuz duygusal bağ, sözgelimi nefret de olabilir. Nefretiniz de, o şeyi veya insanı, artık herhangi bir şey veya herhangi bir insan olmaktan çıkarır. Ben genellikle, nefrete dayanan duygusal bağlantıların nesnelerinden uzaklaşırım, onları silikleştiririm veya göz ardı ederim. Sözgelimi cehaletten nefret ediyorsam, bu nefretle meşgul olmak yerine, bilginin peşine düşerim.

Benim duygusal bağım yok diye veya bana ait değil diye, başka birisinin ne fincanının ne de kalbinin kırılması hoşuma gitmez elbet. Bir dervişe mahallesinde bir evde yangın çıktığını söylerler. O da kendi evi olabilir endişesiyle: “Kimin evi acaba?” diye sorar. Haberi getiren kişi: “Azizim sizin ev değil!” deyince bizim derviş: “Elhamdülillah” der. Fakat sonra bu şükür ifadesi için bir yıl boyunca tövbe eder; Allah’tan af diler. Söylediği şey ne ayıptır, ne de günah; sonuçta Allah’a şükretmiştir. Fakat tövbe etmesinin bir sebebi vardır: Başka birisinin evi yanarken, bunun kendi evi olmayışına bencil bir şekilde sevindiğini düşünmüş ve pişman olmuştur.

Ben bir düşünürüm ve şairim. Yani seveni ben veya başkası olsun, bir fincan, özellikle bir kalp, benim için önemlidir. Eşya ve özellikle insanlarla aramda bir bağ olmassa, bu kadar yazıyı yazamazdım. Bir yandan da, çağrışımlar, aklıma gelenler, hatırladıklarım ve düşündüklerim, kırılan bir kalbin veya fincanın getirdiği hüzne çok daha fazlasını ekler. Ama kırılan şeyle aramda duygusal bir bağ mevcutsa-varsa, bu durum, her şeyi daha da incitici bir hâle getirebiliyor.

Dolayısıyla sevdiğim şey kırılınca, ben de kırılıyorum; ama bir kalp, ama bir fincan! Fark yapmıyor!
----------------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
---------------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN:
savassenel@hotmail.com
savassenel@savassenel.com
Skype: savas.senel
Twitter: savassenel
-------------------


Labels: , , ,

Wednesday, September 30, 2009

Neler Gördünüz, Neler yaşadınız da Hayata Bu Kadar Çabuk Doydunuz?


Geçenlerde bir öğrenci adayıyla konuşuyorduk. İngilizce öğrenmek istiyordu. 20 yaşlarındaki bu delikanlıya bazı sorular sordum ve aslında bu konuda hiç de istekli olmadığının farkına vardım. Üstelik o ana kadar, bırakın İngilizce ile ilgili, hayatla ilgili hiçbir hayalini keşfedememiştim ve bu beni üzmüştü. En sonunda ona ders vermemeye karar vermiştim. Ama arada başka birisi vardı ve onu da kırmak istemiyordum.

Dolayısıyla öğrenci adayının gerçek düşüncesini kestirme bir yoldan ifşa etmesini sağlamak için, kendisine şu soruyu sordum: “10 dakika içinde İngilizce öğretebilirsem bana ne kadar para verirdin? Bu konudaki hayalin ne kadar bir masrafa değer?” Bu soruyu sormamdaki amaç, konuyu ne kadar önemsediğini-aslında önemsemediğini anlamaktı. Sorumun benim alacağım ücreti belirleme konusunda bir etkisi yoktur, çünkü bu konu zaten belirlenmişti.

Delikanlı, eğer on dakika içinde ona İngilizce öğretirsem, bana sadece 3000 TL vereceğini söyledi, çünkü İngilizce öğrenmenin onun için hiçbir anlamı olmadığını; sadece babası istediği için öğrendiğini ve hayatta her şeye doyduğunu söyledi. İşin içinde biraz tilki kurnazlığı da vardı. Yani bizi onure etmekten kaçınıyordu. Bazı insanların mankenlerden, gece kulüplerinden esirgemedikleri, ama entelektüellerden ve eğitimcilerden esirgedikleri şeyler vardır!

Onun bu "3000 TL" içeren cevabı üzerine ben de ona ders veremeyeceğimi söyledim. Çocuğu hor görmüyordum elbette. Potansiyeli de vardır. Ama bir arabayı sürekli iterek çalıştırmayı hiç sevmem. Bunun Ferrari olması da, durumu iyileştirmez ve daha da komik bir hâle getirir!

Görüşmemiz bittikten ve delikanlı ofisten ayrıldıktan sonra, bu delikanlı hakkında daha ayrıntılı bilgiler edindim. Bu yaşta hayata nasıl doymuş olabilirdi! Fatih Sultan Mehmet hayata doymamış, İstanbul’u fethetmişti. Büyük İskender neredeyse, dünyanın yarısını fethetmişti ve cephede akşamları ülkesinden getirttiği kitapları okuyordu. Merhum dedemiz 87 yaşıan kadar bahçesinde güller yetiştirmeye doymamıştı. Bu delikanlı neler yaşamış, neler yapmıştı da 20 yaşında hayata doymuştu?

Sonra benim kediler gözüme ilişti. Baktım ki mama yiyince sevilmekten başka bir ihtiyaçları kalmıyordu. Yani hayata doymuş oluyorlardı. Çünkü bildikleri ve programlarında olan başka bir şey yoktu!

Demek ki bir insana hangi ufku gösterirseniz, ona ulaştığında doyabiliyor. Bunun gerçekten hayatı duyumsamış olmakla ilgisi yok. Bir insana rezidans+araba+gece hayatı üçgenini hayat diye anlatınca, bunlara ulaştığında hayata doymuş oluyor. Düşündüm acaba Büyük İskender zamanında rezidanslar, Range Rover’lar veya gece kulüpleri olsaydı, bu insanlar hayata doyarlar mıydı? Acaba işin sırrı bu mu? Ben acaba o yüzden mi sürücü ehliyeti almadım, gece kulübüne gitmedim? Mamasını yemiş olmanın rahatlığıyla, artık hayatta başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen kediler gibi olmamak için mi?

Ben yazmaya, sevmeye, sevilmeye, dünya ülkelerini görmeye, sevdiklerime doyamadım. Hayallerime, yaşadığım duygulara, muhasebelerime ve yerli-yersiz özlemlerime bir ömrüm daha olsa yetmez. Yoksa çok mu aç gözlüyüm?

Mesela hayallerimden birisi Üsküdar’da 3 katlı müstakil bir ev satın alıp, klasik bir şekilde döşemek ve öğrencilerimi, okurlarımı, yabancı misafirlerimi ve dostlarımı bu evde ağırlamaktır.

Acaba bir rezidans düşlesem daha mı iyi olurdu?

-----------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
------------
savassenel@savassenel.com
savassenel@hotmail.com
Skype: savas.senel

------------

Labels: , , , ,

Sunday, April 26, 2009

ANNELER VE ŞAİRLER


Vakitli vakitsiz saat çalıyor. Birkaç gündür bu böyle; odamda işlerime dalmışken saatin melodisini duyuyorum. Saati kurduğumuz zaman, sizi alışıldık bir zil sesiyle değil de, tatlı bir melodiyle uyandırıyor sabahları. Bu saatin nereden geldiğini hatırlamaya çalışıyorum. Evet, kız kardeşimin düğün hediyelerinden birisi bu saat.

Merakla kalkıyorum… Zaten biraz ara vermeye ve evdekilerle şakalaşmaya ihtiyacım var. Saatin çaldığı yöne, salona doğru gidiyorum. Yaklaştıkça saatin tatlı sesi daha bir kuvvetli geliyor. Bakıyorum, annem saatin başında oturmuş ve kendisini içli bir ağlamaya bırakmış. Meseleyi anlar gibi oluyorum: Kardeşim uzaklara gelin gitmişti, ama saatin de içinde olduğu düğün hediyelerini ve diğer birkaç eşyayı daha sonra almak üzere bırakmıştı. Annem, kardeşime duyduğu özlemin ağırlığını hissettikçe, kardeşimi anmak için onun saatini kurup, o tatlı melodisini dinlermiş meğer! Böylece, saatin günlerdir vakitli vakitsiz çalışının sebebini ve anne kalbinin farklılığını bir kere daha anlıyorum.

Anneler işte böyledirler… Bir kere hasret, bir keder veya bir coşku yüreklerine düşmüşse, onları teskin etmenin veya onlara soğukkanlı olmalarını tavsiye etmenin anlamı yok. Aslında, onlarla aynı boyutta da değiliz ve olamıyoruz da. Onlara şaşırmak da yersiz bir şeydir. Bir ayrılık veya bir başka heyecanlı hâdise karşısında bu kadar hassas olmak, o hadisenin etkisinde kalıvermek onların kendi seçimleri de değil.

Duyarlı olma bahsinde anneleri hatırlatan şairler veya şair ruhlu insanlar için de, benzeri bir durum söz konusu… Onların da, hâdiselerin getirdikleriyle, diğer insanlardan daha fazla hırpalanmaları kendi seçimleri değil…

Bence, şairlik veya annelik, çok ciddî bir sınavdır. Durup dururken, ani bir duygu seline kapılıvermek, yalnız yaşanan ânın değil, aynı zamanda geçmişin ve geleceğin farkına, umulmadık bir yer ve zeminde, diğer insanlardan daha derin ve farklı bir şekilde, tekrar tekrar varmak dayanılması zor bir durum olsa gerek…

Bu denli hassas olmak, insanı, kendisini ve hâdiseleri ciddî olarak sorgulamaya, onların ötesinde ne olduğunu anlamaya itiyor. Bir annenin veya bir şairin yaşadıkları bazen, insanı haddi olmayarak kadere karşı geçici bir kırgınlığa kadar götürebiliyor. Ama bu badireyi atlattıklarında, kalpleri hüzünlerin ve endişelerin keskin darbeleriyle daha bir işlenerek, sanki fazlalıklarından kurtularak, değerli birer eser olma yoluna girmiş bulunuyor. Ve kendilerini en iyi yine Allah’ın bildiğini anlamış oluyorlar.

Annelerin veya şairlerin bir kişilik bir ömrü sürdüklerini söylemek çok zor… Sadece bir kişinin hüzünleri veya sevinçleri değildir yaşadıkları. Onlar kalabalık yaşıyorlar, onlara tesir eden şey, kendi dertleri veya sevinçleri olmayabilir. Başkalarının da sevinçlerini veya üzüntülerini de paylaşırlar, hatta yaşarlar. Nasılsa yeryüzünde sevinçli veya hüzünlü bir insan vardır. Hiçbir şey bulamazlarsa, kendi gönül saatlerini kurar ve onun melodisini dinlerler.

Acaba hiçbir sevinci tatmıyorlar mı bu insanlar peki? Mutlaka tadıyorlar. Ama sanıyorum, dünyanın iğretiliğini, her şeyin ne denli zayıf ve fani olduğunu yüreklerinde devamlı bir şekilde duyuyor bulunmaları, sevinçlerini içlerinden gele gele yaşamalarına da izin vermiyor. Çoğu zaman da “sevinçteki yitirme korkusunu” “ayrılıktaki ümit” ile takas ediyorlar. Dünya, aslında herkese, kendisinin geçici ve kararsız bir yer olduğunu değişik biçimlerde anlatıyor ve hissettiriyor. Ama dünyanın bu fani olma hâli, annelerin veya şairlerin yüreğinde karşılığını daha derin bir şekilde buluyor.

Anneler ve şairler… Birbirlerini en iyi anlayacak olan kişiler bence onlardır. Ve onları da en iyi bilen de, onlara şefkati ve inceliği veren Allah’tır. Bu sebeple olsa gerek, bana göre, Tanrıya en çok annelerin ve şairlerin ihtiyacı var!

İnsanların, sadece kendi dertlerine ağladıkları, kendi sevinçlerini de başkalarından kıskanarak ve saklayarak yaşadıkları zamanımızda, annelerin ve şairlerin içlerinde taşıdıkları, o “”yakıcı”" ve “”öldürücü”" duyarlık, en çok ihtiyacımız olan şeylerden birisidir.
--------------
Savaş ŞENEL: Vizyonu, Misyonu ve Değerleri
--------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Sezai Karakoç: “Bence şairleri anlatan bir şiir: “Ağustos Böceği Bir Meşaledir!”
Said Savaş’tan Bir Şiir
Şair, yazar Üstat Sezai Karakoç Hakkında
Annemi Çok Özlüyorum
Herkesin, Hiçbir Zaman Söylemediği sırları Vardır!
İnsan Bazen, hayata Karşı Çocukça Bir Küskünlük Duyabilir!
Sarışın Kız
Ulu orta Ağlar mısınız?!
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@hotmail.com
savassenel@savassenel.com


----------




Labels: , , , , , , , ,

Saturday, July 19, 2008

KİTABI ÇIKMIŞ OLAN BİR YAZAR, DOSTLARINDAN, ARKADAŞLARINDAN VE ÖĞRENCİLERİNDEN NE BEKLER?


Arkadaşlarım, dostlarım veya öğrencilerim bana kitap satışlarının nasıl gittiğini soruyorlar. Ben de “iyi gidiyor” diyorum. Hâliyle mutlu oluyorlar. Bana kitabım hakkında bu soruyu soranların çoğu kitabımı almış oluyorlar. Fakat bazıları da kitaptan haberleri olduğu hâlde, kitabımı almamış bulunuyorlar. Ama her nasılsa kitabımın çok satmasını can-ı gönülden istiyorlar! Kitabımın iyi sattığı haberiyle yaşadıkları mutluluk, onlara kendi olası katkılarını unutturuyor. “Nasılsa kitap satılıyor, ben kitabı almasam da olur” hissine kapılıyorlar.

Onlarla aramızdaki hukuk açısından bakarsak, bu durum bana “şaka gibi” geliyor ve bana bu şaka yapıldığında, şakayı yapan kişiye yukarıdaki resimdeki gibi bakmaya başlıyorum!

Başka bir deyişle bu, bir çiçeğin büyümesini yürekten istediğini söylemek, ama ona bir damla su vermemek gibi bir şey! Halbuki bu kitap-çiçek çok su götürür!

İnsanların daha iyiye gitmesini istedikleri bir konuda, aslında katılımcı olabileceklerini unutmaları nadir bir olay değil. Bunu her yerde görebiliriz. Bir konuyu geliştirebilecek kişilerden birisi olduğumuz hâlde, kendi rolümüzü nedense unuturuz veya kendi katkımızı önemsiz görürüz. İyi bir şeyin gelişimine katkıda bulunmak, sanki başkalarının görevi gibi gelir. Halbuki, sizin attığınız veya atacağınız adım da çok önemlidir.

Kendisiyle sohbet ederek saatlerinizi harcamaya hazır olduğunuz birisinin kitabını almıyorsanız, aklıma şu gelir: Paranız zamanınızdan daha kıymetli demektir. Bu da bir dostunuz olarak beni kendi adıma değil, sizin adınıza üzer. Çünkü zaman paradan kıymetlidir. Dolayısıyla bu düşünce tarzına ulaşmış olmanızı veya en yakın zamanda ulaşmanızı diliyorum.

Elbette paranızı saçıp-savurun demiyorum. Bu hiç de akıllıca bir öneri olmaz. Ama bir yazarın iyi niyet ve temennilere ihtiyacı olduğu kadar, tirajı yüksek kitaplara da ihtiyacı vardır. Burada temel ilke şudur: Benim fikirlerimin başkalarına yararlı veya bir şekilde kazanım olduklarına inanmalısınız. Tavsiyedeki samimiyetin temel göstergeleri şunlardır: Tavsiye edilen ürünün, hizmetin veya eserin yararlı olduğuna inanmanız ve onu kullanmak üzere para harcamanız. Unutmayın insanlar güzel konuşmalardan değil, yaptıklarınızdan etkileniyorlar ve sizler de öylesiniz!

Türkiye pazarına kısa bir zaman önce girdikleri hâlde başarıyı yakalamış olan katlı pazarlama şirketlerinin sırrı buradadır. Distribütörlerine ürünleri önce kendilerinin kullanmalarını, ürünleri ve hizmetleri tanımalarını, sonra tavsiye etmelerini öneriyorlar. Bazı “uyanık” kişiler, bunu da pazarlama numarası olarak açıklasalar da, bu basit bir “kurnazlık” değil, çok mantıklı bir “pazarlama taktiğidir.” Evet taktiktir, ama “kurnazlık” ve “aldatma” içermiyor.

Özetle, bana kitap satışlarımın nasıl gittiğini soran kişilere, ilgilerinden dolayı müteşekkir olduğumu söylemek isterim. Ama kitabımı kendisi almış bir şekilde bana bu soruyu soranlara daha fazla müteşekkirim! Hatta bazıları herhangi bir şekilde bir dostlarına hediye vermekleri gerektiğinde, kitabımı hediye ediyorlarmış. Bir öğrencim bunu Babalar Gününde yapmış!

Kitabımı satın alıp, okuyup tavsiye edenlere daha çok müteşekkirim diyorum çünkü onlar sayesinde, yazmaya ve okumaya daha fazla zaman ayırıp, daha çok eser verebilirim. Girişimcilere, karmaşık piyasa koşullarında yaşadıkları “travmayı” atlatmaları, gençlere hedefleri konusunda ve daha bir çok kişiye bir çok konuda daha fazla yardımcı olabilirim. Ünlü olmak mı? Onu hiç sevmedim. Ünlü olmak, benim yolumun sonu değil, olsa olsa “katlanmak” zorunda kalacağım ve “bunaltıcı” bir yan ürün olabilir.

Kitabımı büyük kitapçılarda, internet mağazalarında bulabilirsiniz. Gittiğiniz bir kitapçıda raflarda kitabımı göremezseniz, mutlaka görevlilere sorunuz. Bir yerlerden bulup-getiriyorlar!
------------------------
www.savassenel.com
------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Hayatı Iskalama Lüksün Yok!

Labels: , , , ,

Saturday, July 05, 2008

SARIŞIN KIZ


Lise bir öğrencisiyken, sanırım Perşembe günleri, kendi sınıfımızdan daha büyük bir dersliğe gidiyor ve başka bir şubeden gelen öğrencilerle, bir dersi birlikte alıyorduk.

Onu ilk kez o zaman, o derslikte gördüm. Yakın arkadaşı olduğunu düşündüğüm başka bir kız öğrenciyle aynı sırayı paylaşıyordu. Sarışın kız, kendi hâlinde ve bana göre çok sıra dışı bir kızdı. Belki sarışın da değildi, ama nedense ben, onu hep sarışın bir kız olarak hatırlıyorum.

Ben, yaşıtlarına göre çokça okuyan, ama kendi branşıma karşı ilgisiz görünen ve atölyemizde her fırsatta şiir kitaplarına veya farklı alanlarda yazılmış kitaplara göz atan duygusal bir çocuktum. Çekmecemde her zaman kitaplar veya dergiler bulunurdu.

Sarışın kız çok nazik görünüyordu. Saçları, endamı, duruşu, doğrudan görmediğim bakışları ve uzaktan duyduğum konuşmaları bana çok güzel geliyorlardı veya belki de bütün bunlar gerçekten güzeldiler bilmiyorum. Onunla konuşma şansı olan insanlara gıpta ediyordum. Onunla konuşup muhatap olabilmek ne kadar da özel bir şeydi! Bu şansa sahip olan arkadaşları ne kadar şanslılardı! Ama onlar bunun farkında değillerdi!

Neden sonra onunla konuşma imkânım oldu. Fakat içimdeki umutsuzluk, yine benim sözlerimle kendisini gerçekleştirdi. Ona verdiğim ters ve o zamanlar gereksiz görünen bir cevapla bütün köprüleri yakmış oldum. Artık onunla bir daha konuşma şansım kalmadığını düşünüyordum ve o sıkıntılı günler başladı.

Birinci darbe, onunla bir araya gelme umudunun suya düşmüş olmasıydı. Bu durum, klasik denebilecek ve her insanın yaşadığı bir hayal kırıklığıydı.

Karlı gecelerde İstanbul sokaklarını dolaşmak, durakta rastladığım bir arkadaşımı uzun süre dinlemek veya gündüzleri anlamsızca ve saatlerce yürümek gibi şeyler, hayatımın birer parçası oldular. Bütün bunlar, durmadan ağlayan kalbimi, bir çocuğu avutur gibi avutmak içindi. Yaşadığım süreç bana çok ağır geliyordu veya ben bu süreci çok ağrılı bir şekilde yaşıyordum. Okulda onu görmemek için teneffüs saatlerinde sınıfımdan çıkmıyordum. Notlarım, gittikçe azalan yaşama isteğimle ve sevincimle birlikte aşağıya düşmüşlerdi.

Klasik görünen birinci darbe dışında ikinci ve bana göre herkesin yaşamadığı darbe, “aşk” acısının yerini çok ağır olan "varlık" sancısına bırakmasıydı. Bütün huzurum kaçmıştı. Huzurumu kaçıran şey, herhangi bir günde veya herhangi anda yaşadığım herhangi bir saadetin ne kırılgan olduğunu görmek olmuştu. Bu nasıl bir şeydi? Bir süre önce mutlu bir çocukken, bu kalp kırıklığı da nerden çıkmıştı? İşlevi neydi? Bir gün yeniden mutlu olsam bile, o mutluluk, bana sanki ödünç alınmış bir duygu gibi gelecekti. Çünkü mutluluk çok kırılgan bir duyguydu ve her an kaybolabilirdi. Artık bir daha mutluluk duygusunu sahiplenemeyecektim. Bir kız onu benden çalabilirdi veya bir trafik kazası, “zamansız” geldiği hissini veren bir ölüm, bir ayrılık, solan bir çiçek veya başka bir şey, yaşamakta olduğum duyguyu benden alıp-götürebilirdi.

Ağlayan kalbime, sızlayan beynim de katılmıştı. Hangisini rahatlatacağımı bilmiyordum. Düşünceler, duygular ve sorular birbirlerine girmişlerdi. Ağlayan bir çocuk gördüğümde, gözlerim doluyordu. Bazen yüzüm bembeyaz dolaşıyordum. Bu kadar kırılgansak, hayatın mutlak anlamda “saadet” vaat etmediğini anlamıştım, ama neyi vaat ettiğini tam olarak anlamamıştım. Sonra sarışın kızla konuşma şansım oldu. Ama o da, tetiklemiş bulunduğu depremi veya yangını, ne derseniz deyin, dindirme gücüne sahip değildi. Artık, acılarımın onunla ilgili olmadıklarının farkına vardım.

Sonra, uzun zamandır ihmal etmiş olduğum kitaplara döndüm. Önce şiir kitaplarıyla başladım. Sonra diğer kitaplara geçtim. Okumayı önceden beri severdim, ama okumanın beni avutabileceğini ve inşa edebileceğini o zaman keşfettim.

Kalbim ve beynim “ağlarken” kitap okuyordum. Bu arada dua etmeye başlamıştım yeniden. Dua etmek harika bir şeydi! Bunu yeniden keşfetmiştim. Sonra okudum, okudum ve gene okudum. Sinemayı keşfettim. Bazı kitapları tekrar tekrar okuyup bazı filmleri defalarca seyrettim. Artık benimle konuşmak isteyen arkadaşlarımın sayısı artmıştı. Sosyal bir çocuk olmuştum. Kırılmış olmak, beni etrafımdaki kişilere karşı daha duyarlı bir hâle getirmişti. Düşüncelerimi kibarca, ama rahatlıkla dile getirebiliyor ve hiçbir şeyden korkmuyordum. Yaşadığım duygusal “travmadan” daha ağır bir şeyle karşılaşabileceğimi düşünmüyordum. Bu arada şiir yazmaya teşebbüs etmeye başlamıştım. “Teşebbüs etmek” diyorum çünkü onlara şiir demek mümkün değildi. Bu arada uzun soluklu okumaların getirdiği birikimle üniversiteyi kazandım. Annem ve babam dışında herkes şaşırmıştı. Çünkü notlarım çok kötüydü. Çünkü ben eğitim sisteminin ölçütlerine göre kötü bir öğrenciydim.

O sarışın kızın bütün hayatım üzerinde büyük bir etkisi oldu. Belki o zamanlar onunla bir araya gelme şansını yakalasaydım, “saadetin pençesinde” kıvranırken aklıma okumak veya düşünmek gelmeyecekti. Onun bana armağan ettiği veya vesile olduğu hüzün, beni okumaya ve dua etmeye itmişti. Onun, benim yaşadığım değişimi görüp, arkadaşlarıma “buna ne oldu ya” diye sorduğunu hatırlıyorum.

Bana ne yaptığının farkında değildi. Sonradan anlamış mıdır bilmiyorum. Ona ve kendi beceriksizliğime müteşekkirim. Ya saadetin pençesinde kıvranıp, kitaplara dönmeseydim, o kadar filmi seyretmeseydim nasıl olurdu? Hayatım nasıl seyrederdi?

Liseden sonra ona bir daha rastlamadım. Dolayısıyla ona teşekkür etme fırsatını hiçbir zaman yakalayamadım. Belki de böyle bir şey için teşekkür etmek, uygun da olmayacaktı.

Ama ona müteşekkirim.
-----------
www.savassenel.com
----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN:
savassenel@hotmail.com

Monday, April 28, 2008

İNSAN BAZEN, HAYATA KARŞI ÇOCUKÇA BİR KÜSKÜNLÜK DUYABİLİR

Hayallerinizin gerçekleşmesi için stratejiler belirleyip net tarihler koyduğunuzda, onlar artık sadece hayal değildirler, artık birer hedefe dönüşmüşler demektir. İşte, midenizde kasılmaların başladığı, sıklıkla stresler yaşadığınız dönem bundan sonra başlar.

Kendinize söz verdiğiniz için, yine en başta kendinize karşı ciddî bir sorumluluk hissedersiniz. Hedeflerinizden başkalarına da söz ettiyseniz, artık sizin için heyecan ve gerilim dolu günler başlamış demektir. Herkes size, hedeflerinizi ve ettiğiniz “büyük lafları” hatırlatmaya başlar. Size hedeflerinizi hatırlatan bazı kişiler bunu, sizinle “hoşça vakit geçirmek”, diğer bazıları da size destek ve moral vermek için yaparlar.

Çevrenizdeki insanların bir kısmı da seyircilerdir. Size destek vermek için ipi göğüslemenizi beklerler. Böyle yapmakla kısmen haklılardır da. Çünkü hayallerinden söz eden, ama bunları hedefler hâline getirmeyen veya hedeflerinin bedelini ödemeyen veya ödeyemeyen bir çok insan görmüşlerdir. Size destek olmak için, sizin biraz da olsa yol aldığınızı ve bir yerlere geldiğinizi görmek isterler. Öte yandan, aslında size destek olmak konusunda öncelikli anlamda sorumlu olan bazıları da olumsuz şeyler söylerler veya daha kötüsü inadına ilgisiz dururlar. Çünkü hedefleriniz, onlar için anlamlı değildirler, sizi kendi formatlarına uygun görmezler veya hayallerinizi “utanıp-sıkılmadan” ifade edişinizdeki cesaret onları kıskançlığa itmektedir.

Bu arada sizin de değişmeniz gerekir. Çünkü hedeflerinize ulaşmak için ödenmesi gereken bir bedel vardır. Ama değişmek hiç de kolay olmaz. Bazı şeyleri terk ettiğinizde sütten kesilmiş bir bebek gibi öksüzce hüzünlenirsiniz. Hatta onları daha terk etmeden bu duygu sizi sarar. Bu öksüzlük duygusunu, ancak hedeflerinize ulaştığınız anı hayal etmenin keyfi silebilir. Ancak bu duygu sizi teselli edebilir.

Hedeflerinize ulaşma yolunda çok şey kazanırsınız, ama bazı kişiler sizdeki bu kazanımı görmek istemezler. Hâlbuki “evet henüz hedeflerine ulaşamadın, ama çok güzel şeyler yaptın” gibi bir ifadenin size ne kadar mutluluk vereceğini bazen bilmezler ve bazen de bilmemezlikten gelirler. Tezgâhtarlığı daha iyi, ama kişisel duruşları yoksul ve hayata karşı bakışları anlamsız kişilere bir çok konuda destek gelirken, sizden bir çift güzel söz esirgenebilir. Sizin sabırlı ve saygılı duruşunuz, bazı kişilerde size yardımcı olma düşüncesi değil, sizin hayatınızı ve duruşunuzu sorgulama isteği uyandırır. Kendilerine sordukları soru “bu kişiye nasıl yardımcı olabilirim?” sorusu değil, sanki “bu kişiyi nasıl incitebilirim?” sorusudur.

Bu arada siz kendinizle boğuşmaya başlarsınız. Birazı bile sizin yaşamınızda dönüm noktası olabilecek kaynakların, başka insanlar tarafından bir anda ve boşa harcandığını görürsünüz. Zaman içinde Tanrıya ve kendi kaderinize karşı, gizli ve aslında haddiniz olmayan bir kırılma yaşamaya başlarsınız. Çünkü bütün iyi niyetinize rağmen, size açılması gereken kapılar bir türlü açılmazlar; siz kapının önünde beklersiniz de beklersiniz.

Başkalarına kolayca geliyor gibi görünen fırsatların, o kişilerce çarçur edilişini görmek sizi gerçekten hırpalar. Başkalarına bir anda gelen fırsatları yakalamanız için, sizin değişmeniz, sıkıntı çekmeniz ve sabretmeniz gerekmektedir. Bu durumun size çelişki gibi geldiği zamanlar olur. Bir ara “ben neden bu denli çabalamak zorundayım ki?” sorusuyla gelen vesvese sizi sarmaya başlar ve kaderle inatlaşmaya başlarsınız. Eskisi kadar çabalamaz ve uğraşmaz olursunuz. “Bir avuç masum isteğimin gerçekleşmesi için neden bu kadar uğraşmak zorunda kalıyorum?” gibi soruları artık kendinize sıklıkla sormaya başlarsınız.

Yukarda anlatmaya çalıştığım şeyleri belli bir hedefe ulaşmak için yola çıkan herkes yaşayabilir. Bunlar, doğal bir sürecin olağan parçalarıdırlar. Ama fark buradan sonraki tutumunuzla ortaya çıkar.

İşte bu noktada yeniden ve yeni sorular sormaya başlamanız gerekir. Kendinize “neden hayat bana hedeflerimi pahalıya satıyor?” sorusu yerine, mesela “yaşadıklarım bana neler kazandırıyorlar?” gibi bir soruyu; yine “bazı kişiler, nasıl oluyor da benim birazıyla bile çok şey yapabileceğim şeylere kolayca sahip olabiliyorlar?” sorusu yerine, “acaba her şey göründüğü gibi mi?” sorusunu sorabilirsiniz.

“Basit bir arzum neden bu kadar zor bir bedel istiyor?” diye düşünmek yerine “yaşadıklarım neden bana zor geliyor? Geçirdiğim sürecin zor olduğuna hangi ölçütle karar veriyorum?” şeklinde düşünebilirsiniz. “Bedelin bana büyük gelmesi, hedeflerime karşı duyduğum iştiyak ve ihtiyacın büyüklüğünü hissedemeyişim olamaz mı?” sorusu da sizi kendinize getirebilir. Belki de ulaştığınızı hayal ettiğiniz an gözlerinizi dolduran hedefler seçmediniz. Belki de hedeflerinize ulaştığınız anı hayal ettiğinizde hâlâ gözleriniz doluyor, ama belki de, sizin geçmekte olduğunuz yollardan geçmiş ve sizin hayalini kurduğunuz şeylere ulaşmış olan kişilerle yeterince bir araya gelmiyorsunuz. Bu türden kişilerle bir araya gelmediğiniz gibi, onların yazdıkları kitaplarını okuyup konuşmalarını dinlemek için yeterli zaman da ayırmıyorsunuzdur.

Kaderle inatlaşmanızın bir anlamı ve sonu da yoktur. Başkalarının bir şeye ödediği bedel sizinle aynı olmayabilir. Unutmayın, siz de başkalarının sahip olmadıkları ve belki de hiç sahip olmayacakları bazı şeylere sahipsiniz.

En iyisi Tanrıya karşı kırgınlık duymayı ve kaderinizle inatlaşmayı bırakmak, dualara sarılmak ve yeniden yola koyulmaktır. Beklenti içinde ve umutlu olmak
her zaman kolay mıdır? Elbette hayır. Çok kolay olsaydı, üzerinde bu kadar yazılıp-konuşulmazdı. Ama ben her zorlukta bir kolaylığın olduğuna inanıyorum.

Ne dersiniz?
--------------------
www.savassenel.com
--------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
İnanın, Değişmek Bana da Zor Geliyor! Ama Ne Gelir Elden?
Bize Panik Yapmak mı Öğretiliyor?
Yoksulluk “Öğrenmeye Kapalı Olma” Hâlinin Arkadaşı mıdır? Yoksa Bana mı Öyle Geliyor?
Okumadan Yaşanır mı?
Sorularınızı Değiştirin, Hayatınız Değişsin!
Gerçekten Çaresizlikten Değil, Çaresizlik Duygusuyla Ölmek
Başarıya Dair Olan İnancınızın Zayıflığı, Sizi Daha Bilge Birisi mi Yapar?
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com
savassenel@yahoo.com

Labels: ,

Wednesday, April 16, 2008

ARTIK BAZI YAZILARIM BURADA OLMAYACAKLAR; BİR KİTABA TAŞINDILAR!


Bugünlerde farklı bir sevinç yaşıyorum. Bu bloglarda görmeye alışkın olduğunuz yazıların bir kısmı buradan ayrıldılar. Buradan "taşınmış olan" yazılarım, Neden?Kitap Yayınevi’nden çıkmış bulunan “Hayatı Iskalama! Lüksün Yok” adlı kitapta toplandılar. Kitapta yer alacak yazıların içeriklerini çıkarıp, onların yerlerine kitabın kapak resminin de yer aldığı duyurular koyduğum için, hangi yazılarımın kitapta yer almış olduklarını sizler de görebilirsiniz. Kitabımı şu anda özellikle www.kitapyurdu.com adresinden, diğer internet kitap sitelerinden ve kitapçılardan edinebilirsiniz.

Kitaba doğru giden yazılarım, bir dostun önerisini dikkate almamla birlikte başladı. Sevgili arkadaşım Gökhan Yorgancıgil, bundan yaklaşık 3 yıl önce bana, kendime ait bir web sitesi açmakta ağır davrandığımı, istersem bloglarda yazabileceğimi söyledi. Ben de hemen internette bir blog açtım ve sonra o blogların sayısı 15’i buldu. İlkokuldan beri süregelmiş olan yazma alışkanlığım, böylelikle internete taşınmıştı.

Benim kendilerini çok iyi tanıdığım, ama beni hiç tanımayan bazı kişiler, (herhangi bir yazılı metinden yararlanabilecek bir bakış açısına sahip olmadıklarından olsa gerek) yazarlığın herhangi bir yararı olmadığını söylemişlerdi! Bu tür kişilerin söylediklerine burada yer vermemin sebebi, onların bu yöndeki düşüncelerini önemsemem değildir. Sizin de olumlu ve uzun vadeli çalışmalarınızla ilgili olarak bu tür yorumlar duyabileceğinizi ve vaz geçmemeniz gerektiğini vurgulama arzumdur. Ben yazmaya devam ettikçe, okurlarım beni buldu. Yazılarımın bir çok kişiye umut ve yeni açılımlar vermiş olduklarını görmüş oldum.

Derken, bir gün elektronik posta adresimde bir mesaj gördüm. Bu mesajda, Neden?Kitap Yayınevi’nin
Kıymetli Halka İlişkiler Sorumlusu Nazar Çiftpınar Hanımefendi, yayınevi olarak yazılarımla ilgilendiklerini ve yazılarımın bir kısmını kitap hâline getirmek istediklerini belirtmişlerdi. Ben de yayınevinin web sitesini inceledikten sonra, görüşebileceğimizi söyledim.

Daha sonra yayınevinin web sitesini inceledim ve ortak çalışmalar yapmaya hazır bir şekilde, Necati Bey ve Nazar Hanımla görüştük. Yazıların kitaba dönüşme serüveni bugüne geldi.

Bu kitabı, hayata gerçekçi ama bir yandan da olumlu bir perspektiften bakmayı becerebilen veya beceremeyen herkese önerebilir veya hediye edebilirsiniz. Ben, hayatın gerçeklerinden hiç de habersiz olmadığımı, aksine bu gerçeklere dair ciddî ve bazen de beni çok hırpalayan bir farkındalık taşıdığımı ve bunlarla birlikte yine de iyimser olabildiğimi düşünüyorum. Bu yazılarda romantik bir iyimserlik değil, acısı çekilmiş bir iyimserlik göreceksiniz.

“Olumlu mesajlar vermek kolay! Siz benim yaşadıklarımı nerden bileceksiniz?” tarzı ifadeler için cevabım da hazır!: “Sizler de benim yaşadıklarımı bilmiyorsunuz!” Bu yazılar, size arabesk gelebilecek bir tabirle "hüzün topladığı hâlde neşe dağıtmaya çalışan” bir şairin yazılarıdır.

Bu kitabı okuma kitabı olarak kullanabileceğiniz gibi, tartışma gruplarında ortak bir metin olarak kullanabilir ve fikir egzersizleri yapabilirsiniz. Hatta ders kitabı olarak bile kullanabilirsiniz. Yazılar deneme türünde yazılmışlardır ve maddeler hâlinde tavsiyeler vermektense, aslında bir şeyleri paylaşmayı amaçlamışlardır! Bu denemelere, yazarın yüksek sesle düşündüğü yazılar olarak da bakabilirsiniz.

Kitabım çıktığında onu çocuklarımdan birisi gibi bağrıma bastım. Çünkü bu yazılar ve sonunda onların bir kısmının toplandığı bu kitap, benim eserlerim gibi görünseler de, aslında onlar da, çocuklarım gibi, birer hediyedirler.
--------------------------
www.savassenel.com
--------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
"Hayatı Iskalama Lüksün Yok!" adlı şiir
Nazım Hikmet Ran Hakkında
Gökhan Yorgancıgil Hakkında
Gökhan Yorgancıgil ile yapılmış olan bir öportaj
www.kitapyurdu.com
Neden Yazıyorum? Zorum Nedir?
Size “deli”, Bana “Yazar” Derler!
Madem ki Zekîyim, O Hâlde Kitap Okumama Gerek yok! (mu?)
Okumadan Yaşanır mı?
Kitap Satın Almak, Araba Satın Almaktan Daha Zor (mu?)
Kitaplardan neler Bekliyoruz?
Okuma Etkinliğinden Tasarruf Edilir mi? Kumdan kale yapılır mı?
Kitaplar Hep Aynı Şeyleri mi Söylerler?
Çok Kitap Okudum da Hayatım Değişti!
Kitaplarla Anılmak İsterim! Fena mı Ederim?
Kitaplar Teorik Şeyler midir?
Okumanın Bana Çocuklukta Kazandırdıkları
Çocuklar Okumayı Sevebilirler mi?
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com
savassenel@yahoo.com

Labels: , , , , , , ,

Friday, February 15, 2008

MSN, SKYPE, GOOGLE VEYA YAHOO MESSENGERLA ONLINE-SESLİ İNGİLİZCE DERSLERİ

Sunday, January 20, 2008

HERKESİN, HİÇ BİR ZAMAN SÖYLEMEDİĞİ SIRLARI VARDIR

Saturday, December 22, 2007

UZAKLARDA TANIDIK GELEN YAĞMUR

ULUORTA AĞLAR MISINIZ?

Monday, October 23, 2006

ÇOK MU SAFIM DOSTUM SENCE?

Saturday, September 23, 2006

YAĞMUR ALTINDA KEDİ TOPLADINIZ MI?

Monday, September 18, 2006

OLMAYACAK DUADIR, AMİN DEMEYİN (1)