Saturday, July 05, 2008

SARIŞIN KIZ



Lise bir öğrencisiyken, sanırım Perşembe günleri, kendi sınıfımızdan daha büyük bir dersliğe gidiyor ve başka bir şubeden gelen öğrencilerle, bir dersi birlikte alıyorduk.

Onu ilk kez o zaman, o derslikte gördüm. Yakın arkadaşı olduğunu düşündüğüm başka bir kız öğrenciyle aynı sırayı paylaşıyordu. Sarışın kız, kendi hâlinde ve bana göre çok sıra dışı bir kızdı. Belki sarışın da değildi, ama nedense ben, onu hep sarışın bir kız olarak hatırlıyorum.

Ben, yaşıtlarına göre çokça okuyan, ama kendi branşıma karşı ilgisiz görünen ve atölyemizde her fırsatta şiir kitaplarına veya farklı alanlarda yazılmış kitaplara göz atan duygusal bir çocuktum. Çekmecemde her zaman kitaplar veya dergiler bulunurdu.

Sarışın kız çok nazik görünüyordu. Saçları, endamı, duruşu, doğrudan görmediğim bakışları ve uzaktan duyduğum konuşmaları bana çok güzel geliyorlardı veya belki de bütün bunlar gerçekten güzeldiler bilmiyorum. Onunla konuşma şansı olan insanlara gıpta ediyordum. Onunla konuşup muhatap olabilmek ne kadar da özel bir şeydi! Bu şansa sahip olan arkadaşları ne kadar şanslılardı! Ama onlar bunun farkında değillerdi!

Neden sonra onunla konuşma imkânım oldu. Fakat içimdeki umutsuzluk, yine benim sözlerimle kendisini gerçekleştirdi. Ona verdiğim ters ve o zamanlar gereksiz görünen bir cevapla bütün köprüleri yakmış oldum. Artık onunla bir daha konuşma şansım kalmadığını düşünüyordum ve o sıkıntılı günler başladı.

Birinci darbe, onunla bir araya gelme umudunun suya düşmüş olmasıydı. Bu durum, klasik denebilecek ve her insanın yaşadığı bir hayal kırıklığıydı.

Karlı gecelerde İstanbul sokaklarını dolaşmak, durakta rastladığım bir arkadaşımı uzun süre dinlemek veya gündüzleri anlamsızca ve saatlerce yürümek gibi şeyler, hayatımın birer parçası oldular. Bütün bunlar, durmadan ağlayan kalbimi, bir çocuğu avutur gibi avutmak içindi. Yaşadığım süreç bana çok ağır geliyordu veya ben bu süreci çok ağrılı bir şekilde yaşıyordum. Okulda onu görmemek için teneffüs saatlerinde sınıfımdan çıkmıyordum. Notlarım, gittikçe azalan yaşama isteğimle ve sevincimle birlikte aşağıya düşmüşlerdi.

Klasik görünen birinci darbe dışında ikinci ve bana göre herkesin yaşamadığı darbe, “aşk” acısının yerini çok ağır olan "varlık" sancısına bırakmasıydı. Bütün huzurum kaçmıştı. Huzurumu kaçıran şey, herhangi bir günde veya herhangi anda yaşadığım herhangi bir saadetin ne kırılgan olduğunu görmek olmuştu. Bu nasıl bir şeydi? Bir süre önce mutlu bir çocukken, bu kalp kırıklığı da nerden çıkmıştı? İşlevi neydi? Bir gün yeniden mutlu olsam bile, o mutluluk, bana sanki ödünç alınmış bir duygu gibi gelecekti. Çünkü mutluluk çok kırılgan bir duyguydu ve her an kaybolabilirdi. Artık bir daha mutluluk duygusunu sahiplenemeyecektim. Bir kız onu benden çalabilirdi veya bir trafik kazası, “zamansız” geldiği hissini veren bir ölüm, bir ayrılık, solan bir çiçek veya başka bir şey, yaşamakta olduğum duyguyu benden alıp-götürebilirdi.

Ağlayan kalbime, sızlayan beynim de katılmıştı. Hangisini rahatlatacağımı bilmiyordum. Düşünceler, duygular ve sorular birbirlerine girmişlerdi. Ağlayan bir çocuk gördüğümde, gözlerim doluyordu. Bazen yüzüm bembeyaz dolaşıyordum. Bu kadar kırılgansak, hayatın mutlak anlamda “saadet” vaat etmediğini anlamıştım, ama neyi vaat ettiğini tam olarak anlamamıştım. Sonra sarışın kızla konuşma şansım oldu. Ama o da, tetiklemiş bulunduğu depremi veya yangını, ne derseniz deyin, dindirme gücüne sahip değildi. Artık, acılarımın onunla ilgili olmadıklarının farkına vardım.

Sonra, uzun zamandır ihmal etmiş olduğum kitaplara döndüm. Önce şiir kitaplarıyla başladım. Sonra diğer kitaplara geçtim. Okumayı önceden beri severdim, ama okumanın beni avutabileceğini ve inşa edebileceğini o zaman keşfettim.

Kalbim ve beynim “ağlarken” kitap okuyordum. Bu arada dua etmeye başlamıştım yeniden. Dua etmek harika bir şeydi! Bunu yeniden keşfetmiştim. Sonra okudum, okudum ve gene okudum. Sinemayı keşfettim. Bazı kitapları tekrar tekrar okuyup bazı filmleri defalarca seyrettim. Artık benimle konuşmak isteyen arkadaşlarımın sayısı artmıştı. Sosyal bir çocuk olmuştum. Kırılmış olmak, beni etrafımdaki kişilere karşı daha duyarlı bir hâle getirmişti. Düşüncelerimi kibarca, ama rahatlıkla dile getirebiliyor ve hiçbir şeyden korkmuyordum. Yaşadığım duygusal “travmadan” daha ağır bir şeyle karşılaşabileceğimi düşünmüyordum. Bu arada şiir yazmaya teşebbüs etmeye başlamıştım. “Teşebbüs etmek” diyorum çünkü onlara şiir demek mümkün değildi. Bu arada uzun soluklu okumaların getirdiği birikimle üniversiteyi kazandım. Annem ve babam dışında herkes şaşırmıştı. Çünkü notlarım çok kötüydü. Çünkü ben eğitim sisteminin ölçütlerine göre kötü bir öğrenciydim.

O sarışın kızın bütün hayatım üzerinde büyük bir etkisi oldu. Belki o zamanlar onunla bir araya gelme şansını yakalasaydım, “saadetin pençesinde” kıvranırken aklıma okumak veya düşünmek gelmeyecekti. Onun bana armağan ettiği veya vesile olduğu hüzün, beni okumaya ve dua etmeye itmişti. Onun, benim yaşadığım değişimi görüp, arkadaşlarıma “buna ne oldu ya” diye sorduğunu hatırlıyorum.

Bana ne yaptığının farkında değildi. Sonradan anlamış mıdır bilmiyorum. Ona ve kendi beceriksizliğime müteşekkirim. Ya saadetin pençesinde kıvranıp, kitaplara dönmeseydim, o kadar filmi seyretmeseydim nasıl olurdu? Hayatım nasıl seyrederdi?

Liseden sonra ona bir daha rastlamadım. Dolayısıyla ona teşekkür etme fırsatını hiçbir zaman yakalayamadım. Belki de böyle bir şey için teşekkür etmek, uygun da olmayacaktı.

Ama ona müteşekkirim.
-----------------------

SAVAŞ ŞENEL KİTAPLARI

AZ ACILI VE KALICI İNGİLİZCE-YABANCI DİL ÖĞRENMEK İÇİN PÜF NOKTALARI
Kitabın Tanıtım Yazısı
Kitabın Facebook sayfası
Kitabı buradan satın alabilirsiniz: Kitapyurdu.com

(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)

ÇAY SAATİ İÇİN HAFİF YAZILAR


(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)




(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)
-------------------

No comments:

Post a Comment